27 Ağustos 2009 Perşembe

Krize girerken işe yaramayanlar, krizden çıkarken yarar mı?...

Son dönemde gelişmiş ülkelerde büyüme tahminlerinin yukarı yönlü güncellenmeye başladığını dikkate alırsak, önceki yazımda aktardığım ekonomik aktivitede zayıf toparlanma görünümü sonrasında Türkiye’nin göreceli büyüme performansına yönelik kaygılarımın ne kadar haklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Türkiye ekonomisi hem küresel resesyona girilirken ekonomik aktivite açısından en fazla olumsuz etkilenen ülkeler arasında yer alırken, hem de bundan sonra tüketici ve reel kesim güveni iyi yönetilemezse resesyondan çıkış döneminde gerilerde kalma riski altındadır. Türkiye için esas krizin finansal göstergelerdeki (kur, faiz, borsa) bozulma değil düşük büyüme (potansiyel üretim seviyesinin altında kalan) olduğunu uzun zamandır savunmaktayım. Merkez Bankası’nın son enflasyon raporu’nda çıktı açığının olası gelişimine yönelik çizdiği tablo (açığın ancak 2012 ortasında kapanması) gerçek olursa, Türkiye için 2007-2011 yıllarını kapsayan beş yıllık dönem kişi başı milli gelirde AB’ye yakınsama hedefi açısından kayıp yıllar olarak tarihe geçecektir. Oysa, özellikle gelişmiş ülkeleri vuran küresel resesyon, finans sektörü sağlam, hanehalkı borçluluğu düşük, dışa açıklığı sınırlı, iç pazarı güçlü bir ekonomi için doğru politikalarla aradaki farkı kapatma yönünde önemli bir fırsat sunmaktaydı. Bu fırsatın şu ana kadar kullanılamadığını izlemekteyim. Durgunluk dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu yıllara ilişkin düşüncem, zaten konsensüs üstü olan 2010 yılı % 4 büyüme beklentime ilişkin yukarı yönlü risklerin, 2009 yılında derinleşen zayıf baz etkisi ile artmış olduğunu düşünsem de, değişmeyecektir. Zira, bu durumun teknik bir düzeltmeden ibaret olduğunu ve temel büyüme eğilimleri açısından olumsuz olan görünümü değiştirmeyeceğini düşünüyorum. Bunu bugünden söylüyorum, çünkü 2009 yılına ilişkin daralma ortalama beklentisinin (% 5) halen düşük, 2010 yılı büyüme beklentisinin (% 2.7) ise çok düşük kaldığını görüyor ve bunun ileride gereksiz bir algılama karmaşası yaratmasını istemiyorum. Dolayısı ile, bundan sonra dikkatle izleyeceğim gösterge büyüme oranları değil, sanayi üretiminin ve GSYH’nın seviye olarak ulaşacağı yerler olacaktır.

Yukarıda vurguladığım, tüketici ve reel kesim güveni iyi yönetilemezse resesyondan çıkış döneminde gerilerde kalma riski, çok ciddiye alınması gereken ve yönetimi o derece zor olan bir risktir. Kalıcı güven artışı için finansal göstergelerdeki toparlanmaya bel bağlanmamalıdır. Nitekim, Temmuz ayında borsanın yeni rekorlarına ve faizlerin tarihi düşük seviyesine rağmen tüketici güveninde sert düşüş, reel kesim güveninde ise sert bir frene basma izlenmiştir. Gerçek satış verilerinden hesaplanan Tüketim Endeksi de Şubat ayından beri ilk kez Temmuz’da yıllık bazda daralmıştır. Vergi indirimleri ile ekonomiye verilen bu ilk ivmenin kalıcı bir hale dönüşmediği yeni gelen verilerle ortaya çıktıkça, kapsamlı orta vadeli program ve uygulamasının yerini almaya çalışan yeni paketlerin etkisi de azalacak, güvenin kalıcı olarak tesisi daha da zorlaşacaktır. Ayrıca, geçen haftaki yazılarımda ortaya koyduğum ve bu hafta içinde açıklanan Temmuz ayı gerçekleşmeleri ile daha da netleşen bütçe görünümü, yeni mali uyarıcıların devreye sokulması için bir manevra alanı kalmadığını, bu yöndeki yeni tedbirlerin mali sürdürülebilirliğe yönelik endişeleri körükleyerek faydadan çok zarar getireceğini göstermiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder