AB Liderler zirvesinden çıkan karar beklentileri karşılayacak gibi görünmese de, bana göre hem birliğin sıkıntılı durumdaki üyesinin arkasında durduğunu hem de bu desteğin karşılıksız olmayacağını içeren dengeli bir mesajdı. Yunanistan’ın mali destek talep etmediği de vurgulanarak verilebilecek desteklere ilişkin miktar ve nitelikleri (Yunanistan’a düzenli olarak yapılan yardımların erkene çekilmesi, Euro Bölgesi garantili tahvil ihraç etmek ve AB devletleri veya Avrupa Yatırım Bankası tarafından Yunanistan tahvillerinin satın alınması) açıklama baskısının azaltılması hedeflendi. Bugünkü Ecofin toplantısında olası destekler için koşulsallığın (bütçe açığının 2010’da %4’e inmesi gibi) netleşmesi beklenirken, sonrasında ise uygulamayı AB Komisyonu’nun IMF’nin de uzmanlığından faydalanarak izlemesi ve Mart ayında ilk değerlendirmesini yapması öngörülüyor.
Bütün bu gelişmeleri izledikten sonra, bankacılık sistemlerini sarsan küresel kriz sırasında 2001 krizi sonrası bankacılık reformumuzun gerçekleştirilmesine nasıl şükrettiysek, yine o dönemin kamu mali reformu ve en azından 2006 sonuna kadar sürdürülen sıkı mali disiplin için de herhalde bugünlerde aynı hisleri paylaşıyor olmalıyız. Ancak, geçmiş çabaların getirdiği kazanımlarla sağlanan göreceli konum ve avantajımızla, kısacası ekonomik ve finansal kırılganlığımızın azalmasıyla yetinmemeliyiz. Günümüz şartlarını da dikkate alan ikinci nesil reformlarla bahsettiğimiz alanlarda geriye kalan yapısal sorunları çözerek yeni bir sıçramanın altyapısını hazır hale getirme gereğimizin devam ettiğini unutmamalıyız. Bu bağlamda, arkasında IMF desteği olsun olmasın, güçlü politikalar içeren ve kredibilitesini uygulama ile sağlayacak bir programa olan ihtiyaç sürmektedir. Evet, elimizde Orta Vadeli Program (OVP) vardır ama hem içerdiği hedeflerin altının doldurulmasına hem de bu hedeflere ulaşmak için gerekli irade ve niyetin ne denli güçlü olduğunun test edilmesine ihtiyacı vardır. Bu doğrultuda, OVP’de ilk çeyrekte yasalaşması taahhüt edilen mali kurala ilişkin gelişmelerin iyi bir sınav fırsatı verdiğini düşünüyorum. Mali kural parametrelerine ilişkin çeşitli kesimlerden görüş alındığını, zaten dar bir aralıkta belirlenen parametreler için genel eğilimin ortaya çıktığını düşünüyorum. Buna karşılık, yasal hazırlıkların gelecek bir kaç ay içinde devam ederek Mayıs ayındaki 2011 bütçe hazırlıklarına yetişeceğinin ifade edilmesi, verilen taahhüt açısından bir gecikmeye işaret etmektedir. Bu sürecin daha da uzaması durumu, hem OVP’nin kredibilitesi hem de zaten azalan IMF anlaşması beklentisi açısından ağır bir darbe olacaktır. Aslında, ilk kez Ekim ayındaki yazımda değindiğim gibi, OVP hedeflerinin, IMF’nin program yaptığı ülkelerdekinden biraz daha gevşek olsa da, buralarda çizilen genel mali çerçeve ile uyumlu olduğunu düşünüyorum. Başka bir deyişle, mali kural ile birlikte buradaki hedeflere nasıl ulaşılacağı konusunun altı doldurulursa, OVP’nin, IMF ile olası bir anlaşmaya da zemin oluşturabileceği düşüncesindeyim. Hafta içinde Sn. Babacan tarafından yapılan açıklamada da, mali kuralın 2011 ve 2012 OVP hedefleriyle aşağı yukarı uyumlu olacağı belirtilmiştir. Dolayısı ile parametrelerin de aşağı yukarı netleştiği anlaşılırken, uygulamadaki gecikmeyi anlamak ise daha zorlaşmaktadır.
Bir Profesyonel İktisatçı'nın Ekonomiler ve Piyasalara Glokal Bakışı
17 Şubat 2010 Çarşamba
12 Şubat 2010 Cuma
Yeni bir ekonomik deprem değil küresel krizin artçı sarsıntıları...
Yaklaşık iki haftadır piyasalar Yunanistan ile yatıp kalkıyor. Siz bu satırları okuduğunuz sıralarda borç krizine giren komşu ülkenin AB tarafından nasıl kurtarılacağını muhtemelen öğrenmiş olacaksınız. Umarız bu karar son dönemdeki tansiyonun düşmesine biraz olsun yardımcı olur. AB liderlerinin açıklayacağı planın ayrıntılarını öğrenmemiz ise Pazartesi günkü maliye bakanları toplantısına kalabilir. Ama eldeki imkanlar da bilmekteyiz. Avrupa Birliği kanunu, üye ülkelerin diğer üyelerin borcunu üstlenmesini engellediğinden, AB’nin yardım konusunda yapabilecekleri şöyle sıralanabilir; Yunanistan’a düzenli olarak yapılan yardımların erkene çekilmesi, Euro Bölgesi garantili tahvil ihraç etmek ve AB devletleri veya Avrupa Yatırım Bankası tarafından Yunanistan tahvillerinin satın alınması olarak sıralanıyor. Gelen haberlerden anlaşıldığı kadarıyla, garantili tahvil ihracı veya Yunanistan tahvillerinin satın alınması daha yüksek ihtimal gibi duruyor. Bu saydıklarımızın ikili veya üçlü kombinasyonları da söz konusu olabilir. Bu tespiti yaptıktan sonra, bu noktaya nasıl gelindiğine değinmenin faydalı olacağını düşünüyorum.
Bana göre, borç krizi olarak da nitelendirebileceğimiz bazı AB üyesi ülkelere yönelik mali sürdürülebilirlik endişelerinin, yeni bir ekonomik deprem değil tarihteki en derin resesyonlardan birinin artçı sarsıntıları olduğu unutulmamalıdır. Krizle birlikte geri çekilen özel tüketim ve yatırımın yerini dünyanın her yerinde kamu kesimi doldurmaya çalışmış, bu durum önce bütçe dengelerini hemen sonrasında ise kamu borcu oranlarını hızla kötüleşmiştir. Bu gelişmenin hem zorunlu bir yönelim hem de ekonomik aktiviteyi biraz olsun toparlamanın önceden kabul edilmiş bir maliyeti olarak görüldüğü bilinmektedir. Bu yüzden de, gevşek maliye politikalarından çıkış stratejilerinin hazırlanması ve bazı yerlerde uygulanmaya dahi başlanması, bütçe dengeleri bozulmaya başladığından beri ısrarla vurgulanmaktadır. Ancak, kriz öncesinde bile yapısal mali problemlerini çözememiş olan en zayıf halkalar için bırakın böyle bir planı uygulamayı hazırlamak dahi çok olası görünmüyordu. Bu ise, kısa sürede piyasa hedefi olacakları anlamına gelmekteydi.
Her neyse olan oldu, sonuçta bu kez bir banka veya şirketin değil bir ülkenin kurtarıldığını izledik. AB şartlarını zorlayarak kendi haline bırakılması durumunda mevcudiyetini ve hatta Para Birliğini de sarsacak bir sorunu çözme yoluna gidiyor. Her ülke bu kadar şanslı olmaz...
Bana göre, borç krizi olarak da nitelendirebileceğimiz bazı AB üyesi ülkelere yönelik mali sürdürülebilirlik endişelerinin, yeni bir ekonomik deprem değil tarihteki en derin resesyonlardan birinin artçı sarsıntıları olduğu unutulmamalıdır. Krizle birlikte geri çekilen özel tüketim ve yatırımın yerini dünyanın her yerinde kamu kesimi doldurmaya çalışmış, bu durum önce bütçe dengelerini hemen sonrasında ise kamu borcu oranlarını hızla kötüleşmiştir. Bu gelişmenin hem zorunlu bir yönelim hem de ekonomik aktiviteyi biraz olsun toparlamanın önceden kabul edilmiş bir maliyeti olarak görüldüğü bilinmektedir. Bu yüzden de, gevşek maliye politikalarından çıkış stratejilerinin hazırlanması ve bazı yerlerde uygulanmaya dahi başlanması, bütçe dengeleri bozulmaya başladığından beri ısrarla vurgulanmaktadır. Ancak, kriz öncesinde bile yapısal mali problemlerini çözememiş olan en zayıf halkalar için bırakın böyle bir planı uygulamayı hazırlamak dahi çok olası görünmüyordu. Bu ise, kısa sürede piyasa hedefi olacakları anlamına gelmekteydi.
Her neyse olan oldu, sonuçta bu kez bir banka veya şirketin değil bir ülkenin kurtarıldığını izledik. AB şartlarını zorlayarak kendi haline bırakılması durumunda mevcudiyetini ve hatta Para Birliğini de sarsacak bir sorunu çözme yoluna gidiyor. Her ülke bu kadar şanslı olmaz...
9 Şubat 2010 Salı
Faizlerin yönü için bırakalım da veriler konuşsun...
Enflasyon izin verirse Türkiye’nin para politikasını sıkılaştırmak için acele etmesine gerek olmadığı görüşünü uzun süredir koruduğumu, ancak bu argüman için veya Merkez Bankası’nın faizler uzun süre sabit kalacak söylemi için, esas belirleyicinin temel makro göstergelerin seyri olacağını belirtmiştim.
Bu bağlamda, yıllık enflasyon Ocak ayında sert bir yükselişle % 8.2’ye çıksa da, öncü verilerin işaret ettiği kadar korkutucu bir yükseliş olmaması ve henüz çekirdek enflasyon göstergelerinde bir bozulma yaşanmaması bir ölçüde rahatlatıcı olmuştur. Merkez Bankası’nın en fazla önem verdiği çekirdek fiyat göstergesindeki ( I ) yıllık artış önceki aya göre değişmeyerek % 3.8 seviyesinde kalmış, hizmet fiyatlarındaki yıllık enflasyon ise % 5.35 ile önceki aya göre hafif bir yükseliş göstermiştir. Ayrıca, Şubat başında beklenen doğalgaz zammının belli olmayan bir süre için ertelenmesi TÜFE’nin yükselebileceği üst sınırı aşağı çekmiştir. Yine de, önümüzdeki aylarda % 9’a yaklaşılması olası görünürken, hedefin üzerinde bir seyrin uzun süre devam etmesi beklenmektedir. Ama bundan önemlisi, böyle bir seyrin enflasyon beklentileri üzerindeki etkisi olacaktır. İleriye yönelik enflasyon beklentilerinin mevcut yıllık enflasyon oranı ile sıkı bir ilişki içinde olması, beklentilerde başlayan kötüleşme eğiliminin kademeli de olsa devam edeceğini düşündürmektedir. Hemen para politikası üzerinde bir etkisi olmasa da, kısa vadede önemli olabilecek diğer veriler ise; üretim görünümü açısından 8 Şubat’ta açıklanacak Aralık ayı sanayi üretimi, iç talep görünümü açısından 10 Şubat’taki CNBC-e Tüketim Endeksi ve istihdam açısından 15 Şubat’taki işsizlik verileridir.
Bu verilerden ilki, faiz açısından olumsuz yönde gerçekleşmiştir. Sanayi üretim endeksi Aralık ayında yıllık bazda % 25.2’lik belirgin bir sıçrama göstererek, piyasa beklentilerinden iyi gelmiştir. Bu yükselişte, çalışma günü sayısının önceki yıla göre daha fazla olması ve önceki yılın üretim seviyesinin zayıflığı etkili oldu. Eğilim açısından daha önemli bir gösterge olan mevsim ve takvim etkilerden arındırılmış endeks ise önceki aya göre % 0.7’lik sınırlı bir artış göstermiştir. Böylelikle, sanayi üretimi son çeyrekte % 9 yıllık artış göstererek bu dönemde yüksek bir GSYH artışını garanti altına almıştır. Verilere ilk kabaca bakış, son çeyrekte % 5-6 aralığında bir GSYH artışı ve 2009 yılı için % 5-5.5 aralığında önceki tahminlere göre daha sınırlı bir daralmaya işaret etmektedir. Bu görünüm aynı zamanda, 2010 yılı için % 5.0 seviyesinde olan büyüme tahminim üzerinde riskleri de yukarı yönde göstermektedir.
Öte yandan, Çarşamba günü açıklanacak Tüketim endeksinin ise Aralık 2009’da son iki yılın en yüksek değerine (185) ulaştıktan sonra Ocak’ta gerileme göstermesini normal görüyorum. Ancak 150 seviyesinin altına inmedikçe, iç talebin büyümeye katkı yapmaya ilk çeyrekte de devam ettiği anlamına gelecektir.
Son olarak da, Ekim ayında olumlu sürpriz yaparak % 13 ve % 16.4’e gerileyen işsizlik ve tarım dışı işsizlik oranlarının bu eğilimi koruyup korumayacağını da kritik görmekteyim. Ekim’de ayrıca tarım dışı istihdamdaki yılık değişim uzun bir aradan sonra 156 bin kişi ile henüz sınırlı olsa da ilk kez pozitif bölgeye geçmişti. Mevsimsel olarak Kasım’da önceki aya göre yükseliş olması normaldir. Dolayısı ile düşüşün devam etmesi durumunda işsizlik oranında iyileşme eğiliminin göründen çok daha güçlü olduğu söylenebilecektir. Ancak, burada bir önemli hatırlatma yapmak da gereklidir. Ekim verileri derinlemesine incelendiğinde istihdam piyasasındaki iyileşmenin bir kısmının kamunun toplum hizmetleri, sosyal ve kişisel hizmetler tarafında artan geçici işçi alımlarından kaynaklandığı görülmektedir. Bu gelişmeye veri sonrası yapılan yorum ve analizlerde değinilmemesini (TCMB dahil) önemli bir eksiklik olarak görüyorum. Hatırlanacağı gibi, geçen yıl ekonomik krize karşı bir önlem olarak, 6 aylık süre için kamu sektöründeki istihdamı 120 bin kişi artırmaya yönelik bir düzenleme yürürlüğe konulmuştu. Bu doğrultuda söz konusu sektörde istihdam artışının son iki ayda 227 bin kişi olduğu izlenmekteydi.
Bu bağlamda, yıllık enflasyon Ocak ayında sert bir yükselişle % 8.2’ye çıksa da, öncü verilerin işaret ettiği kadar korkutucu bir yükseliş olmaması ve henüz çekirdek enflasyon göstergelerinde bir bozulma yaşanmaması bir ölçüde rahatlatıcı olmuştur. Merkez Bankası’nın en fazla önem verdiği çekirdek fiyat göstergesindeki ( I ) yıllık artış önceki aya göre değişmeyerek % 3.8 seviyesinde kalmış, hizmet fiyatlarındaki yıllık enflasyon ise % 5.35 ile önceki aya göre hafif bir yükseliş göstermiştir. Ayrıca, Şubat başında beklenen doğalgaz zammının belli olmayan bir süre için ertelenmesi TÜFE’nin yükselebileceği üst sınırı aşağı çekmiştir. Yine de, önümüzdeki aylarda % 9’a yaklaşılması olası görünürken, hedefin üzerinde bir seyrin uzun süre devam etmesi beklenmektedir. Ama bundan önemlisi, böyle bir seyrin enflasyon beklentileri üzerindeki etkisi olacaktır. İleriye yönelik enflasyon beklentilerinin mevcut yıllık enflasyon oranı ile sıkı bir ilişki içinde olması, beklentilerde başlayan kötüleşme eğiliminin kademeli de olsa devam edeceğini düşündürmektedir. Hemen para politikası üzerinde bir etkisi olmasa da, kısa vadede önemli olabilecek diğer veriler ise; üretim görünümü açısından 8 Şubat’ta açıklanacak Aralık ayı sanayi üretimi, iç talep görünümü açısından 10 Şubat’taki CNBC-e Tüketim Endeksi ve istihdam açısından 15 Şubat’taki işsizlik verileridir.
Bu verilerden ilki, faiz açısından olumsuz yönde gerçekleşmiştir. Sanayi üretim endeksi Aralık ayında yıllık bazda % 25.2’lik belirgin bir sıçrama göstererek, piyasa beklentilerinden iyi gelmiştir. Bu yükselişte, çalışma günü sayısının önceki yıla göre daha fazla olması ve önceki yılın üretim seviyesinin zayıflığı etkili oldu. Eğilim açısından daha önemli bir gösterge olan mevsim ve takvim etkilerden arındırılmış endeks ise önceki aya göre % 0.7’lik sınırlı bir artış göstermiştir. Böylelikle, sanayi üretimi son çeyrekte % 9 yıllık artış göstererek bu dönemde yüksek bir GSYH artışını garanti altına almıştır. Verilere ilk kabaca bakış, son çeyrekte % 5-6 aralığında bir GSYH artışı ve 2009 yılı için % 5-5.5 aralığında önceki tahminlere göre daha sınırlı bir daralmaya işaret etmektedir. Bu görünüm aynı zamanda, 2010 yılı için % 5.0 seviyesinde olan büyüme tahminim üzerinde riskleri de yukarı yönde göstermektedir.
Öte yandan, Çarşamba günü açıklanacak Tüketim endeksinin ise Aralık 2009’da son iki yılın en yüksek değerine (185) ulaştıktan sonra Ocak’ta gerileme göstermesini normal görüyorum. Ancak 150 seviyesinin altına inmedikçe, iç talebin büyümeye katkı yapmaya ilk çeyrekte de devam ettiği anlamına gelecektir.
Son olarak da, Ekim ayında olumlu sürpriz yaparak % 13 ve % 16.4’e gerileyen işsizlik ve tarım dışı işsizlik oranlarının bu eğilimi koruyup korumayacağını da kritik görmekteyim. Ekim’de ayrıca tarım dışı istihdamdaki yılık değişim uzun bir aradan sonra 156 bin kişi ile henüz sınırlı olsa da ilk kez pozitif bölgeye geçmişti. Mevsimsel olarak Kasım’da önceki aya göre yükseliş olması normaldir. Dolayısı ile düşüşün devam etmesi durumunda işsizlik oranında iyileşme eğiliminin göründen çok daha güçlü olduğu söylenebilecektir. Ancak, burada bir önemli hatırlatma yapmak da gereklidir. Ekim verileri derinlemesine incelendiğinde istihdam piyasasındaki iyileşmenin bir kısmının kamunun toplum hizmetleri, sosyal ve kişisel hizmetler tarafında artan geçici işçi alımlarından kaynaklandığı görülmektedir. Bu gelişmeye veri sonrası yapılan yorum ve analizlerde değinilmemesini (TCMB dahil) önemli bir eksiklik olarak görüyorum. Hatırlanacağı gibi, geçen yıl ekonomik krize karşı bir önlem olarak, 6 aylık süre için kamu sektöründeki istihdamı 120 bin kişi artırmaya yönelik bir düzenleme yürürlüğe konulmuştu. Bu doğrultuda söz konusu sektörde istihdam artışının son iki ayda 227 bin kişi olduğu izlenmekteydi.
5 Şubat 2010 Cuma
Büyüme ve enflasyonda riskler yukarı yönlü...
Dünya genelinde ekonomilerde geçen yılın son aylarında yakalanan ivmelenmenin yeni yılın ilk ayında güçlenerek devam ettiğini izledik. Özellikle, yeni bir ekonomik zayıflama ihtimalinin azalmasıyla beklentilerde iyileşmeler görülmesi bu ivmelenmenin en önemli destekçisi olarak görünüyor. Ocak ayına ait açıklanmış Satınalma Yöneticileri Endeksleri (PMI) dünya genelinde toplulaştırıldığında gelinen noktanın son 5.5 yılın en yüksek değeri olduğunu, ekonomide daralmayı işaret eden 50 seviyesinin altında artık hiç bir ülkenin kalmadığını gözlüyorum. Elbette toparlanmayı güçlendiren sadece beklentiler değil, ekonomik döngünün önemli aşamalarından biri içinde olmamız, şartlarda hiç bir değişiklik olmasa da, bazı gelişmeleri yanında getiriyor. Bir diğer deyişle, üretici sektörlerde stokların toplam talebe daha uyumlu noktalara getirilme çabaları sonuç vermişe ve nihayetinde üretim artışlarını tetiklemişe benziyor.
Bu doğrultuda, dünya genelinde büyüme tahminlerinin sürekli olarak yukarı yönlü güncellendiğini (son olarak IMF küresel büyüme tahminini % 3.1’den % 3.9’a çıkardı) ve Türkiye ekonomisi için konsensüs üzeri olan büyüme tahminimin (% 5) yaygın kabul görmeye başladığını izliyorum. Son dönemde yurtiçi ekonomik aktiviteye ilişki gelen veriler, baz etkisi ile olsa da, çift haneli artışlar kaydederek moralleri yüksek tutarken, aslında hala güçlü olarak nitelendirilemeyecek toparlanmaya ilişkin algılamanın olumlu tarafta kalmasına neden oluyor. Bu bağlamda, hafta başında açıklanan Tüketici Güven ve Türkiye PMI endekslerinin Ocak ayında sıçramasını önemsiyor ve büyüme için riskleri yukarı yönlü devam ettirdiğini düşünüyorum. Buna karşılık, şu ana kadar ekonomide kaynak kullanımının (kapasite kullanımı ve istihdam) düşük kalması ise, bir yerde hem daha alınacak çok yol olduğunu hem de kaynak kullanımında devam eden ılımlı toparlanmadan doğabilecek enflasyon baskısının kısa vadede rahatsız edici boyutlara ulaşmayacağını düşündürüyor. Çelişkili gibi görünebilir ama söz konusu eğilimler daha belirginleşene kadar Türkiye ve bir çok gelişmiş ülke için mevcut durumu iyi yansıttığını düşünüyorum.
Bu yüzden de, enflasyon izin verirse Türkiye’nin para politikasını sıkılaştırmak için acele etmesine gerek olmadığı görüşünü uzun süredir korumaktayım. Ancak bu argüman için veya Merkez Bankası’nın faizler uzun süre sabit kalacak söylemi için, esas belirleyicinin temel makro göstergeler olmaya devam edeceğini de düşünüyorum. Merkez Bankası’nın para politikasında yön değişikliğinin ani olması beklenmemelidir. Banka, bu değişimi satır arası mesajlarla yapmaya devam edecektir. Nasıl ki, daha önce “2010 yılı sonuna kadar faizler sabit” derken bu söylemini “uzun süre sabit” diye değiştirdiyse, son Enflasyon Raporu’nda “sınırlı artışlar” olarak ifade ettiği faiz artırım döneminin zamanlamasını da önümüzdeki dönemde vereceği mesajlarla netleştirecektir. Elbette bu dönüşümün hızını da ekonomik aktivite, enflasyon ve enflasyon beklentilerine ilişkin gelişmeler belirleyecektir.
Bu doğrultuda, dünya genelinde büyüme tahminlerinin sürekli olarak yukarı yönlü güncellendiğini (son olarak IMF küresel büyüme tahminini % 3.1’den % 3.9’a çıkardı) ve Türkiye ekonomisi için konsensüs üzeri olan büyüme tahminimin (% 5) yaygın kabul görmeye başladığını izliyorum. Son dönemde yurtiçi ekonomik aktiviteye ilişki gelen veriler, baz etkisi ile olsa da, çift haneli artışlar kaydederek moralleri yüksek tutarken, aslında hala güçlü olarak nitelendirilemeyecek toparlanmaya ilişkin algılamanın olumlu tarafta kalmasına neden oluyor. Bu bağlamda, hafta başında açıklanan Tüketici Güven ve Türkiye PMI endekslerinin Ocak ayında sıçramasını önemsiyor ve büyüme için riskleri yukarı yönlü devam ettirdiğini düşünüyorum. Buna karşılık, şu ana kadar ekonomide kaynak kullanımının (kapasite kullanımı ve istihdam) düşük kalması ise, bir yerde hem daha alınacak çok yol olduğunu hem de kaynak kullanımında devam eden ılımlı toparlanmadan doğabilecek enflasyon baskısının kısa vadede rahatsız edici boyutlara ulaşmayacağını düşündürüyor. Çelişkili gibi görünebilir ama söz konusu eğilimler daha belirginleşene kadar Türkiye ve bir çok gelişmiş ülke için mevcut durumu iyi yansıttığını düşünüyorum.
Bu yüzden de, enflasyon izin verirse Türkiye’nin para politikasını sıkılaştırmak için acele etmesine gerek olmadığı görüşünü uzun süredir korumaktayım. Ancak bu argüman için veya Merkez Bankası’nın faizler uzun süre sabit kalacak söylemi için, esas belirleyicinin temel makro göstergeler olmaya devam edeceğini de düşünüyorum. Merkez Bankası’nın para politikasında yön değişikliğinin ani olması beklenmemelidir. Banka, bu değişimi satır arası mesajlarla yapmaya devam edecektir. Nasıl ki, daha önce “2010 yılı sonuna kadar faizler sabit” derken bu söylemini “uzun süre sabit” diye değiştirdiyse, son Enflasyon Raporu’nda “sınırlı artışlar” olarak ifade ettiği faiz artırım döneminin zamanlamasını da önümüzdeki dönemde vereceği mesajlarla netleştirecektir. Elbette bu dönüşümün hızını da ekonomik aktivite, enflasyon ve enflasyon beklentilerine ilişkin gelişmeler belirleyecektir.
2 Şubat 2010 Salı
Enflasyon yüzde dokuza giderken, faizler burada kalır mı?...
Bu hafta Çarşamba günü açıklanacak Ocak ayı TÜFE’sine ilişkin ortalama beklentinin bana göre düşük bir düzeyde belirlenmesi kısa vadede enflasyonun yükseleceği seviye açısından risklerin yukarı yönlü olduğunu düşündürmektedir. Önceki yazımda % 2.3 düzeyindeki Ocak ayı tahminimin daha yılın ilk ayında yıllık TÜFE’nin % 6.5’den % 8.7’ye yükselebileceğine işaret ettiğini aktarmıştım. CNBC-e ve Reuters anketlerinde ortalama beklenti % 1.8 iken, beklentim doğrultusundaki bir gerçekleşmenin olumsuz süprize yol açma tehlikesinin devam ettiğini yansıtmaktadır. Merkez Bankası’nın yenilenen tahminlerinde de, kısa vadede yıllık enflasyon % 9’un bir miktar üzerine doğru yükseldiği izlenirken, yılın son çeyreğine kadar da bu seviyelerde kalacağı öngörülmektedir. Bana göre ise enflasyonun 2010 yılının ilk yarısında % 9.6’ya kadar çıkma riski (doğalgaz ve elektrik fiyat ayarlamalarına bağlı olarak) bulunmaktadır. Ancak Şubat başında beklenen ve gerekli olduğu belirtilen doğal gaz zammının Başbakan Erdoğan’ın karşı çıkmasıyla yapılmamış olması yeniden subvansiyon dönemine girildiğini ve bu riskin azaldığı anlamına da gelebilir.
Daha önce de vurguladığım gibi, enflasyon beklentilerinin mevcut yıllık enflasyon oranı ile oldukça sıkı bir ilişki içinde olması ve uzun vadeli faizlerdeki değişimlerin büyük oranda enflasyon beklentileri ile açıklanabilmesi, başarılı bir beklenti yönetiminin gerek para politikası kontrolündeki kısa vadeli faizler ve ekonomideki genel faiz seviyesi açısından kritik önemini yansıtmaktadır. Bu bağlamda, Merkez Bankası’nın beklenti yönetimini güçlendirmek için üç önemli hamle yaptığı izlenmişti.
1) Kısa vadeli enflasyon tahminlerini yukarı çekerken, yükselişi geçici gördüğünü, temel eğilimlerde önemli bir bozulma beklemediğini ve 2011 ve sonrasında orta vadeli hedeflere yakınsama öngördüğünü vurgulamıştı.
2) Türkiye’de işlenmemiş gıda fiyatlarındaki yüksek oynaklığa ve 2010 yılında aleyhte çalışacak baz etkilerine özel analizlerle dikkat çekerek, enflasyondaki muhtemel dalgalanma içinde dezenflasyon perspektifinin kaybolmamasını sağlamaya çalışmıştı.
3) Merkez Bankası’nın beklenti yönetimi açısından son hamlesi ise, politika faizlerine ilişkin çizdiği patikanın ufkunu uzatmak olmuştu. Banka, önceki raporda kullandığı faizlerin 2010 yılı sonuna kadar sabit tutulacağı ifadesini çıkarmış ama bunun yerine üç yıllık tahmin ufku içinde politika faizlerinin tek haneli düzeyde kalacağı ifadesini koyarak, politika faizlerinde yükseliş olsa da sınırlı kalacağı izlenimini yaratmıştı.
Bu hamlelerin başarılı olmasını dilerken, 2010 ve 2011 yılı için enflasyon beklentilerim sırasıyla % 7.9 ve % 5.5 ile TCMB’nin tahminlerinin üzerinde bulunduğundan, Merkez Bankası’nın faiz oranlarını Ekim ayına kadar mevcut % 6.5 seviyesinde sabit tutacağını ve yılın son 3 ayında ise toplam 150 baz puanlık artırıma gitmek zorunda kalacağını beklemeye devam ediyorum.
Daha önce de vurguladığım gibi, enflasyon beklentilerinin mevcut yıllık enflasyon oranı ile oldukça sıkı bir ilişki içinde olması ve uzun vadeli faizlerdeki değişimlerin büyük oranda enflasyon beklentileri ile açıklanabilmesi, başarılı bir beklenti yönetiminin gerek para politikası kontrolündeki kısa vadeli faizler ve ekonomideki genel faiz seviyesi açısından kritik önemini yansıtmaktadır. Bu bağlamda, Merkez Bankası’nın beklenti yönetimini güçlendirmek için üç önemli hamle yaptığı izlenmişti.
1) Kısa vadeli enflasyon tahminlerini yukarı çekerken, yükselişi geçici gördüğünü, temel eğilimlerde önemli bir bozulma beklemediğini ve 2011 ve sonrasında orta vadeli hedeflere yakınsama öngördüğünü vurgulamıştı.
2) Türkiye’de işlenmemiş gıda fiyatlarındaki yüksek oynaklığa ve 2010 yılında aleyhte çalışacak baz etkilerine özel analizlerle dikkat çekerek, enflasyondaki muhtemel dalgalanma içinde dezenflasyon perspektifinin kaybolmamasını sağlamaya çalışmıştı.
3) Merkez Bankası’nın beklenti yönetimi açısından son hamlesi ise, politika faizlerine ilişkin çizdiği patikanın ufkunu uzatmak olmuştu. Banka, önceki raporda kullandığı faizlerin 2010 yılı sonuna kadar sabit tutulacağı ifadesini çıkarmış ama bunun yerine üç yıllık tahmin ufku içinde politika faizlerinin tek haneli düzeyde kalacağı ifadesini koyarak, politika faizlerinde yükseliş olsa da sınırlı kalacağı izlenimini yaratmıştı.
Bu hamlelerin başarılı olmasını dilerken, 2010 ve 2011 yılı için enflasyon beklentilerim sırasıyla % 7.9 ve % 5.5 ile TCMB’nin tahminlerinin üzerinde bulunduğundan, Merkez Bankası’nın faiz oranlarını Ekim ayına kadar mevcut % 6.5 seviyesinde sabit tutacağını ve yılın son 3 ayında ise toplam 150 baz puanlık artırıma gitmek zorunda kalacağını beklemeye devam ediyorum.
29 Ocak 2010 Cuma
Enflasyon Ocak ayında adeta fırlayacak...
Dünya genelinde ekonomilerde toparlanma güç kazandıkça, bu kez enflasyon endişelerinin öne çıkmasını normal karşılamalıyız. Merkez bankalarının yapı itibariyle ekonomik toparlanma konusunda piyasalardan daha temkinli olduğunu ve zayıf seyreden ekonomik toparlanmanın belini kırma riskini almaktansa, enflasyonun hafif kontrol dışına çıkmasına izin vermeyi tercih etmelerini de beklemeliyiz. Ancak bu genel kuralın her ülke için geçerli olmayacağından hareketle, para politikalarında ayrışmanın bu yılın önemli piyasa temalarından biri olacağını düşünmekteyim. Türkiye ise, ekonomik aktivite olarak krizden daha fazla etkilenen ve sonrasında daha yavaş toparlanan ülkeler arasında yer aldığından, faizleri mümkün olduğu sürece düşük tutma eğilimi içinde olacak ülkeler arasında yer alacaktır. Hafta içinde yayınlanan 2010 yılının ilk Enflasyon Raporu’ndaki tahmin ve değerlendirmeler, Merkez Bankası’nın da böyle düşündüğünü yansıtmıştır. Ancak bu aşamada niyet ve temenni olarak algılanabilecek bu öngörülerin ne ölçüde geçerli olacağı, daha çok bu süreçte beklenti yönetiminin başarısına bağlı olacağa benzemektedir. Merkez Bankası da, 2006 türbülansında kur şoku nedeniyle enflasyon beklentilerinin hızlı bozulması ve 2008 yılında enerji-gıda fiyatlarındaki sert yükselişin enflasyon hedeflerini yukarı revize etmek zorunda bırakması gibi acı deneyimlerinden önemli dersler çıkarmış olarak, bu zorlu döneme bizi hazırlamaya çalışmaktadır. Nitekim, ilk olarak kısa vadeli enflasyon tahminlerini yukarı çekerken, yükselişi geçici gördüğünü, temel eğilimlerde önemli bir bozulma beklemediğini ve 2011 ve sonrasında orta vadeli hedeflere yakınsama öngördüğünü vurgulamıştır. Sayısal olarak ifade edersek, 2010 sonu için TÜFE tahmini 1.5 puan artışla % 6.9’a çıkarken, 2011 yıl sonu tahmini % 5.2’ye sınırlı bir şekilde yükselmiş, 2012 tahmini % 4.9 ile orta-uzun vadeli enflasyon hedefinin (% 5) altında belirlenmiştir.
Merkez Bankası’nın ikinci hamlesi ise, Türkiye’de işlenmemiş gıda fiyatlarındaki yüksek oynaklığa ve 2010 yılında aleyhte çalışacak baz etkilerine özel analizlerle dikkat çekerek, enflasyondaki muhtemel dalgalanma içinde perspektifin kaybolmamasını sağlamak olmuştur. Buna karşılık, yılın ilk aylarında beklenen sert yükseliş başlamadan dahi enflasyon beklentilerinin yükselişe geçtiği izlenmektedir. Merkez Bankası’nın iki haftada bir yayınladığı Beklenti Anketi’ne göre; yıl sonu TÜFE beklentisi % 7.15’e, 12 ay sonrası TÜFE beklentisi son 3 ay içerisinde 50 baz puan artarak % 6.79’a ve 24 ay sonrası TÜFE beklentisi son 3 ay içerisinde 35 baz puan artarak % 6.54’e ulaşmıştır. Aynı ankette ilk aylara ilişkin tahminler ise TÜFE’nin Ocak’ta % 7.2 ve ilk çeyrek sonunda % 8.4’e çıkacağı anlamına gelmektedir. Ancak, bu hafta Çarşamba günü açıklanacak Ocak ayı TÜFE’sine ilişkin ortalama beklentinin % 1.3 gibi düşük bir düzeyde belirlenmesi kısa vadede enflasyonun yükseleceği seviye açısından risklerin yukarı yönlü olduğunu düşündürmektedir. Çalıştığım kurumda (Fortis Bank) yaptığımız % 2.3 düzeyindeki Ocak ayı tahminimiz daha yılın ilk ayında yıllık TÜFE’nin % 6.5’den % 8.7’ye yükselebileceğine işaret etmektedir. CNBC-e anketinde de, ortalama beklenti % 1.7 ile biraz daha yükselse de, bizim beklentimiz doğrultusundaki bir gerçekleşmenin olumsuz süprize yol açma tehlikesi devam etmektedir. Banka’nın yenilenen tahminlerinde de, kısa vadede yıllık enflasyon % 9’un bir miktar üzerine doğru yükselirken, yılın son çeyreğine kadar da bu seviyelerde kalacağı öngörülmektedir. Biz ise enflasyonun 2010 yılının ilk yarısında % 9.6’ya kadar çıkma riski olduğunu (doğalgaz ve elektrik fiyat ayarlamalarına bağlı olarak) düşünüyoruz. Daha önce de vurguladığımız gibi, enflasyon beklentilerinin mevcut yıllık enflasyon oranı ile oldukça sıkı bir ilişki içinde olması ve uzun vadeli faizlerdeki değişimlerin büyük oranda enflasyon beklentileri ile açıklanabilmesi, başarılı bir beklenti yönetiminin gerek para politikası kontrolündeki kısa vadeli faizler ve ekonomideki genel faiz seviyesi açısından kritik önemini yansıtmaktadır.
Merkez Bankası’nın ikinci hamlesi ise, Türkiye’de işlenmemiş gıda fiyatlarındaki yüksek oynaklığa ve 2010 yılında aleyhte çalışacak baz etkilerine özel analizlerle dikkat çekerek, enflasyondaki muhtemel dalgalanma içinde perspektifin kaybolmamasını sağlamak olmuştur. Buna karşılık, yılın ilk aylarında beklenen sert yükseliş başlamadan dahi enflasyon beklentilerinin yükselişe geçtiği izlenmektedir. Merkez Bankası’nın iki haftada bir yayınladığı Beklenti Anketi’ne göre; yıl sonu TÜFE beklentisi % 7.15’e, 12 ay sonrası TÜFE beklentisi son 3 ay içerisinde 50 baz puan artarak % 6.79’a ve 24 ay sonrası TÜFE beklentisi son 3 ay içerisinde 35 baz puan artarak % 6.54’e ulaşmıştır. Aynı ankette ilk aylara ilişkin tahminler ise TÜFE’nin Ocak’ta % 7.2 ve ilk çeyrek sonunda % 8.4’e çıkacağı anlamına gelmektedir. Ancak, bu hafta Çarşamba günü açıklanacak Ocak ayı TÜFE’sine ilişkin ortalama beklentinin % 1.3 gibi düşük bir düzeyde belirlenmesi kısa vadede enflasyonun yükseleceği seviye açısından risklerin yukarı yönlü olduğunu düşündürmektedir. Çalıştığım kurumda (Fortis Bank) yaptığımız % 2.3 düzeyindeki Ocak ayı tahminimiz daha yılın ilk ayında yıllık TÜFE’nin % 6.5’den % 8.7’ye yükselebileceğine işaret etmektedir. CNBC-e anketinde de, ortalama beklenti % 1.7 ile biraz daha yükselse de, bizim beklentimiz doğrultusundaki bir gerçekleşmenin olumsuz süprize yol açma tehlikesi devam etmektedir. Banka’nın yenilenen tahminlerinde de, kısa vadede yıllık enflasyon % 9’un bir miktar üzerine doğru yükselirken, yılın son çeyreğine kadar da bu seviyelerde kalacağı öngörülmektedir. Biz ise enflasyonun 2010 yılının ilk yarısında % 9.6’ya kadar çıkma riski olduğunu (doğalgaz ve elektrik fiyat ayarlamalarına bağlı olarak) düşünüyoruz. Daha önce de vurguladığımız gibi, enflasyon beklentilerinin mevcut yıllık enflasyon oranı ile oldukça sıkı bir ilişki içinde olması ve uzun vadeli faizlerdeki değişimlerin büyük oranda enflasyon beklentileri ile açıklanabilmesi, başarılı bir beklenti yönetiminin gerek para politikası kontrolündeki kısa vadeli faizler ve ekonomideki genel faiz seviyesi açısından kritik önemini yansıtmaktadır.
26 Ocak 2010 Salı
Mali kural kesinlikle bir cendere değil...
Bütçedeki mevcut eğilimlerin 2010 yılında hem gelirlerde öngörülen artış hem de faiz dışı harcamalarda öngörülen gerileme için ek tedbirlerin alınması gerekli gösterdiğine değinmiştim. Ancak, en az bu analizlerin ortaya koyduğu ek tedbir ihtiyacı kadar önemli bir unsur ise, bu gerekliliğin yerine getirip getirilmeyeceği konusundaki belirsizlikti. Hükümetlerin bu yöndeki iradelerini sadece ekonominin gereklerine bakarak yerine getirmekte zorlandıkları, her zaman kendilerine belirli bir manevra alanı sağlama ihtiyacı içinde oldukları bilinen bir gerçekti. Oysa, burada ortaya konacak öngörülebilirlik ve şeffaflığın para politikasını doğrudan, ekonomide diğer karar alıcıları ise dolaylı olarak etkileyeceğini de bilmekteyiz. Nitekim, bu soruna bir çözüm bulma arayışları, mali kural uygulamalarının ve bu uygulamaları destekleyen mali sorumluluk yasalarının dünyada giderek yaygınlaşmasını getirmiş ve sıra Türkiye’ye gelmişe benzemektedir.
Mali kurala ilk kez Mayıs 2008’deki bir yazımda değinmiş, IMF’nin Türkiye çalışmalarında, harcamalar veya bütçe dengesi üzerine konulacak bir mali kuralın borç indirimine yardımcı olacağını belirttiğini, aktarmıştım. IMF’nin eski programlardaki faiz dışı fazla hedefinin yerini alacak mali kural için tercihinin, borç stoku ile ilişkilendirilerek faiz dışı harcamaların sınırlanmasını içeren bir kural olduğu anlaşılmaktaydı. Faiz dışı harcamalardaki bir türlü kırılamayan artış eğilimi bu tercihi rasyonel gösteriyordu. Buna karşılık, artık sonuna gelindiği anlaşılan mali kural çalışmalarında, kamu açığının hedefleneceğini ve kuralın buradaki gerekli değişimi hesaplayacak şekilde oluşturulacağı (Bknz. Esnek Kredi, Dinamik Bütçe 19 Ocak tarihli yazım) anlaşılmaktadır. Mali kural çerçevesinde, orta-uzun vadede kamu açığının milli gelire oranının, sürdürülebilir bir borç yapısı ile uyumlu bir düzeyde gerçekleşmesi hedeflenmektedir. Yani öncelikle, uzun vadede borç stoku GSYH oranını sürdürülebilir bir seviyede tutacak kamu açığı belirlenecek, sonrasında ise bu hedefe giderken karşılaşılabilecek yıllık sapmaları giderecek bir mekanizma oluşturulacaktır. Kamu açığında yapılacak uyarlamayı belirlerken, ilk olarak bir önceki yıl gerçekleşen açığın orta-uzun vadeli hedefin ne kadar uzağında olduğu dikkate alınırken, dikkate alınacak ikinci faktör konjonktürün etkisi olacaktır. Böylece, kamu açığındaki uyarlama büyümenin uzun dönem ortalamasının üzerinde olduğu yıllarda daha yüksek, altında olduğu yıllarda ise daha düşük olacaktır. Yani mali kural, büyümenin yüksek olduğu yıllarda daha az bir kamu açığına, düşük olduğu yıllarda ise daha yüksek bir açığa izin verecektir. Kural ismi itibarı ile, fazla esnek olmayan bir yapıyı çağrıştırsa da, kamu açığının orta-uzun vadeli hedefine yakınsama hızının ve döngüsel etkiyi yansıtma hızının belirli katsayılarla seçilebilmesi, hedef kamu açığının ve büyüme hızının uzun dönemli ortalamasının serbestçe belirlenebilmesi, mali kuralın önemli esneklikler içerdiğini de düşündürmektedir. Dolayısı ile, mali kurala ilişkin bu parametrelerin seçimi kritik önemde olacaktır.
Babacan’ın bazı ekonomi yazarları ile gerçekleştirdiği toplantıda kurala ve uygulamasına ilişkin bilgiler verildiği, parametrelere ilişkin uygun görülen aralıklardan bahsedildiği anlaşılmaktadır. Benzer şekilde Türkiye’deki bankaların araştırma bölümlerinden seçilecek parametrelere ilişkin görüşler de istenmiştir. Teknik çalışmaların belli bir olgunluğa erişmesini olumlu bulurken, mali kuralın yasal altyapısı, bağlayıcılığı ve gözetimine ilişkin daha fazla netleşmeyi de görmek istiyorum. Bu unsurların eksik kaldığı bir mali kuralın, mali disiplini garanti etmeyeceğini düşünüyorum.
Mali kurala ilk kez Mayıs 2008’deki bir yazımda değinmiş, IMF’nin Türkiye çalışmalarında, harcamalar veya bütçe dengesi üzerine konulacak bir mali kuralın borç indirimine yardımcı olacağını belirttiğini, aktarmıştım. IMF’nin eski programlardaki faiz dışı fazla hedefinin yerini alacak mali kural için tercihinin, borç stoku ile ilişkilendirilerek faiz dışı harcamaların sınırlanmasını içeren bir kural olduğu anlaşılmaktaydı. Faiz dışı harcamalardaki bir türlü kırılamayan artış eğilimi bu tercihi rasyonel gösteriyordu. Buna karşılık, artık sonuna gelindiği anlaşılan mali kural çalışmalarında, kamu açığının hedefleneceğini ve kuralın buradaki gerekli değişimi hesaplayacak şekilde oluşturulacağı (Bknz. Esnek Kredi, Dinamik Bütçe 19 Ocak tarihli yazım) anlaşılmaktadır. Mali kural çerçevesinde, orta-uzun vadede kamu açığının milli gelire oranının, sürdürülebilir bir borç yapısı ile uyumlu bir düzeyde gerçekleşmesi hedeflenmektedir. Yani öncelikle, uzun vadede borç stoku GSYH oranını sürdürülebilir bir seviyede tutacak kamu açığı belirlenecek, sonrasında ise bu hedefe giderken karşılaşılabilecek yıllık sapmaları giderecek bir mekanizma oluşturulacaktır. Kamu açığında yapılacak uyarlamayı belirlerken, ilk olarak bir önceki yıl gerçekleşen açığın orta-uzun vadeli hedefin ne kadar uzağında olduğu dikkate alınırken, dikkate alınacak ikinci faktör konjonktürün etkisi olacaktır. Böylece, kamu açığındaki uyarlama büyümenin uzun dönem ortalamasının üzerinde olduğu yıllarda daha yüksek, altında olduğu yıllarda ise daha düşük olacaktır. Yani mali kural, büyümenin yüksek olduğu yıllarda daha az bir kamu açığına, düşük olduğu yıllarda ise daha yüksek bir açığa izin verecektir. Kural ismi itibarı ile, fazla esnek olmayan bir yapıyı çağrıştırsa da, kamu açığının orta-uzun vadeli hedefine yakınsama hızının ve döngüsel etkiyi yansıtma hızının belirli katsayılarla seçilebilmesi, hedef kamu açığının ve büyüme hızının uzun dönemli ortalamasının serbestçe belirlenebilmesi, mali kuralın önemli esneklikler içerdiğini de düşündürmektedir. Dolayısı ile, mali kurala ilişkin bu parametrelerin seçimi kritik önemde olacaktır.
Babacan’ın bazı ekonomi yazarları ile gerçekleştirdiği toplantıda kurala ve uygulamasına ilişkin bilgiler verildiği, parametrelere ilişkin uygun görülen aralıklardan bahsedildiği anlaşılmaktadır. Benzer şekilde Türkiye’deki bankaların araştırma bölümlerinden seçilecek parametrelere ilişkin görüşler de istenmiştir. Teknik çalışmaların belli bir olgunluğa erişmesini olumlu bulurken, mali kuralın yasal altyapısı, bağlayıcılığı ve gözetimine ilişkin daha fazla netleşmeyi de görmek istiyorum. Bu unsurların eksik kaldığı bir mali kuralın, mali disiplini garanti etmeyeceğini düşünüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)