Küresel krizde en ciddi itibar kaybına uğrayan kesimler arasında ekonomistler yer alırken, ezberlerin en fazla bozulduğu alanlardan biri de makroekonomik politikalar oldu. Dolayısı ile günah çıkarma işlevi gören akademik çalışmalar son dönemde artarken, bunların en çarpıcılarından biri de, geçen hafta IMF Baş ekonomisti Olivier Blanchard’ın, bir IMF notu olarak yayımlanan “Makroekonomik Politikayı Yeniden Düşünmek” başlıklı çalışmasıydı. Söz konusu çalışmada henüz sadece genel ilkelerin tartışıldığını görürken, burada değinilen kavramların önümüzdeki dönemin yeni küresel finansal mimarisi ve ekonomik düzeninin önemli tamamlayıcılarından olması ihtimalinin yüksek olduğunu belirtmeliyim. Ne yazık ki, çalışmanın tümüne değinmek için yerim yok ama en azından ne anladığımı aktarmaya çalışacağım. Çıkarılan ders özetle şu; normal zamanlarda ekonomiler düşük enflasyon hedeflediğinden para politikası faizleri düşük seyretmekte, kriz sırasında indirimler başlasa bile faizler negatife geçemeyeceğinden bu politika aracının etkinliği azalmaktadır. Ayrıca, iyi zamanlarda yeterli mali alan yaratılmadığından maliye politikasının kriz sırasında döngü karşıtı bir politika aracı olarak kullanılması da sınırlanmaktadır. Bir diğer sorun da, varlık fiyatlarındaki şişkinlik ve aşırı risk alımı gibi problemlerin çözümünün de para politikasından beklenmesidir.
Şimdilik ilke bazında olsa da, getirilen çözümler ise şu şekilde;
1) Normal zamanlarda merkez bankalarının enflasyon hedefini % 2 değil de daha yüksek örneğin % 4 olarak belirlemelerinin, enflasyon bekleyişlerini yukarı çekerek gelecekte beklenen reel faiz oranını düşürmesi ve bugünkü ekonomik aktiviteyi canlandırması. Aynı zamanda bir şok durumunda politika faizinde düşüş için daha fazla yer açması.
2) İyi zamanlarda elde edilen mali fazlanın harcama artışına veya vergi indirimine dönüşmek yerine borç azaltımında kullanılması, böylece gerekli durumlar için mali alan yaratılması.
3) Doğru bir denge kurmak kaydıyla para politikası ve düzenleyici politika araçlarının kombine edilmesi ve bunun ayrı bir düzenleyici otorite (BDDK gibi) yerine Merkez Bankaları tarafından yürütülmesi. Bunun için de Britanya Merkez Bankası’nın (BOE) önerilerine yer veriyorlar. Yani düzenleyici araçların döngüsel olarak kullanımı diyebiliriz. Örneğin; mali sistemde kaldıraç yüksekse sermaye oranlarının yükseltilmesi, likidite düşükse likidite oranlarının artırılması gibi.
Yukarıda bahsettiğimiz bu önerilerin herbirinin önümüzdeki dönemde büyük tartışmalar getireceğini düşünüyorum. Türkiye’de de bu argümanlara sahip çıkanlar kadar karşı çıkanlar da olacaktır. Bizim açımızdan çarpıcı olan, Türkiye’nin para ve maliye politikalarında buradaki önerileri proaktif olarak uygulamış gibi bir görüntü vermesidir. Türkiye, 2007 yılında enflasyon hedeflerini üç yıl için yukarı çekmiş, son olarak orta vadeli enflasyon hedefini %5’e yükseltmiş, kriz sırasında çok yüksek olan politika faizini hızla indirmiş, daha önce borç stoku/GSYH oranını düşük seviyelere indirdiğinden bütçede kriz öncesi verilen yüksek faiz dışı fazlayı ise hızla eritmiştir. Şablona uymayan tek unsur ise, bankacılık için ayrı bir düzenleyici otoritenin bulunması gibi görünmektedir. Bu çalışmada getirilen önerilere ileride G20 tarafından da benimsenmesi durumunda daha ayrıntılı değinme sözü vererek yazımı bitiriyorum.
Bir Profesyonel İktisatçı'nın Ekonomiler ve Piyasalara Glokal Bakışı
IMF etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
IMF etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Şubat 2010 Cuma
19 Ocak 2010 Salı
Esnek Kredi, Dinamik Bütçe...
Piyasalar Cuma günü IMF heyetinin Türkiye’ye çağrılacağı söylentisi ile dalgalanırken, gelen yeni haberler hükümetin bir stand-by yerine esnek kredi hattı (FCL) ismiyle bilinen IMF’nin yeni imkanı üzerinde çalışıldığı yönündeydi. FCL, dış denge, kamu borcu, mali politikalar ve bankacılık alanlarında belirli kriterlere (*) sahip, yani çok güçlü temel görünümü ve politika uygulamaları olan ülkelere, hem önden yüklemeli hem de uzun geri ödeme opsiyonu ile kullandırılabilecek bir borçlanma imkanı olarak tanımlanıyor. Krizin en şiddetli günlerinde Meksika, Polonya gibi bir kaç ülkeye bu imkan tanınmış ancak kullanan olmamıştı. Daha önce de Türkiye açısından gündeme geldiği ancak maliyetli bulunduğu söylenmişti. Dolayısı ile bu haberin ne ölçüde gerçek durumu yansıttığı konusunda bir değerlendirme yapmak zor görünürken, Türkiye’nin bu imkandan yararlanma kriterlerini ne ölçüde karşıladığı konusu da belirsiz durmaktadır. Öte yandan, aynı haberde, Türkiye’nin dinamik bütçe uygulamasına geçeceğinden de bahsedilmekteydi. Haberi okuduğumda bunun mali kural uygulamasını tarif ettiğini anladım. Bilindiği gibi, Orta Vadeli Program’da, mali kurala ilişkin yasal altyapının en geç 2010 yılının ilk çeyreğinde tamamlanması hedeflenirken, 2011 yılı bütçe döneminden itibaren de kamu mali yönetiminin belirlenen mali kural ile uyumlu olarak yürütüleceği sözü verilmekteydi. Mali kural çerçevesinde, orta-uzun vadede kamu açığının milli gelire oranının, sürdürülebilir bir borç yapısı ile uyumlu bir düzeyde gerçekleşmesi hedeflenecekti. Kamu açığında yapılacak uyarlamayı belirlerken, ilk olarak bir önceki yıl gerçekleşen açığın orta-uzun vadeli hedefin ne kadar uzağında olduğu dikkate alınırken, dikkate alınacak ikinci faktör konjonktürün etkisi olacaktı. Böylece, kamu açığındaki uyarlama büyümenin uzun dönem ortalamasının üzerinde olduğu yıllarda daha yüksek, altında olduğu yıllarda ise daha düşük (**) olacaktı. Dinamik bütçe ile kastedilen yapı, bütçenin büyümenin farklı dönemlerine göre esneklik göstermesini içermektedir. IMF anlaşması olsun olmasın, yasal altyapısı ve bağlayıcılığı iyi şekillendirilmiş yukarıda bahsettiğim esneklikleri getirecek bir mali kural uygulamasını, her zaman vurguladığım gibi, çok önemli bulmaktayım.
(*) Bir ülkenin FCL imkanından faydalanabilmek için sahip olması gereken kriterler: (1) sürdürülebilir dış denge (2) dış finansmanda özel sektörün baskınlığı (3) devletin uluslararası sermaye piyasalarına düzenli ve olumlu şartlarda erişebilirliği (4) rezervlerin sağlamlığı (5) sürdürülebilir kamu borcu ve genel olarak kamu finansmanının sağlamlığı (6) sağlam bir para ve kur politikası çerçevesinde, düşük ve istikrarlı enflasyon (7) bankacılık sisteminde, sistemik bir bankacılık krizine dönüşme riski yaratacak şekilde ödeme güçlüklerinin olmaması (8) finans sektörünün etkin denetimi (9) verilerin şeffaf ve güvenilir olması.
(**) Öngörülen mali kural, Δa = y (a-1 - a*) + k (b - b*) şeklinde ifade edilebilir.
Δa: kamu açığındaki uyarlama / GSYH
a-1 : bir önceki yıl gerçekleşen kamu açığı / GSYH
a*: orta-uzun vadede hedeflenen kamu açığı / GSYH
b : GSYH reel büyüme hızı
b*: GSYH reel büyüme hızının uzun dönemli ortalaması
y : kamu açığının orta-uzun vadeli hedefine yakınsama hız katsayısı
k : döngüsel (konjonktürel) etkiyi yansıtma katsayısı
(y ve k katsayıları negatif rakamlardır. Δa’nın negatif olması kamu açığındaki azalmayı gösterir. Parametrelere ilişkin değerler, kamu açığının tanım ve kapsamı, uygulama, izleme ve raporlamaya ilişkin ayrıntılar, istisnai hükümler ve diğer hususlar mali kurala ilişkin alt yapıyı oluşturma sürecinde nihai hale getirilecektir.)
(*) Bir ülkenin FCL imkanından faydalanabilmek için sahip olması gereken kriterler: (1) sürdürülebilir dış denge (2) dış finansmanda özel sektörün baskınlığı (3) devletin uluslararası sermaye piyasalarına düzenli ve olumlu şartlarda erişebilirliği (4) rezervlerin sağlamlığı (5) sürdürülebilir kamu borcu ve genel olarak kamu finansmanının sağlamlığı (6) sağlam bir para ve kur politikası çerçevesinde, düşük ve istikrarlı enflasyon (7) bankacılık sisteminde, sistemik bir bankacılık krizine dönüşme riski yaratacak şekilde ödeme güçlüklerinin olmaması (8) finans sektörünün etkin denetimi (9) verilerin şeffaf ve güvenilir olması.
(**) Öngörülen mali kural, Δa = y (a-1 - a*) + k (b - b*) şeklinde ifade edilebilir.
Δa: kamu açığındaki uyarlama / GSYH
a-1 : bir önceki yıl gerçekleşen kamu açığı / GSYH
a*: orta-uzun vadede hedeflenen kamu açığı / GSYH
b : GSYH reel büyüme hızı
b*: GSYH reel büyüme hızının uzun dönemli ortalaması
y : kamu açığının orta-uzun vadeli hedefine yakınsama hız katsayısı
k : döngüsel (konjonktürel) etkiyi yansıtma katsayısı
(y ve k katsayıları negatif rakamlardır. Δa’nın negatif olması kamu açığındaki azalmayı gösterir. Parametrelere ilişkin değerler, kamu açığının tanım ve kapsamı, uygulama, izleme ve raporlamaya ilişkin ayrıntılar, istisnai hükümler ve diğer hususlar mali kurala ilişkin alt yapıyı oluşturma sürecinde nihai hale getirilecektir.)
15 Ocak 2010 Cuma
Belirsizlik Bitsin de, Nasıl Biterse Bitsin...
Piyasalar IMF anlaşmasını fiyatlamaya devam ederken, IMF belirsizliğinin de devam ettiğini izlemekteyiz. Başbakan’ın bu konuda “olursa olur, olmazsa olmaz” şeklindeki son açıklaması ise kafaları iyice karıştırdı. Bu çelişkili açıklamalar, makro ekonomik baz senaryoların temel varsayımları arasına IMF anlaşması eklenmesini zorlaştırmaktadır. Bu eksikliği ikame etmek için de, en olası şekliyle bir anlaşmanın makro göstergeler üzerindeki etkilerine ilerleyen satırlarda değineceğim. Bazı Bakanlardan gelen, “Türkiye-IMF ilişkilerinde daha esnek anlaşmaların olabileceği, parasal yönü güçlü olan anlaşmalar beklenmemesi” gibi mesajlardan hareketle, en olası görünen sonuç; 2 yıllık bir anlaşma ve 15 mlr dolar civarında (net) bir kaynak aktarımı gibi durmaktadır. Net kaynağı vurgulamakla amacım, Türkiye’nin IMF’ye mevcut durumda 8 mlr dolar civarında kredi borcu olması nedeniyle açıklanacak kredi miktarının brüt olacağına dikkat çekmektir. Örneğin; Türkiye IMF’deki kotasının 10 katı düzeyinde bir anlaşma yaparsa, bunun dolar karşılığı 19 mlr olacak ancak önceki dönemden gelen borç nedeniyle sağlanan taze kaynak 11 mlr dolar düzeyinde olacaktır. Bu durumda, piyasalarda konuşulan 15 mlr dolar rakamı net ise haber etkisi olumlu, brüt ise olumsuz olacaktır. Sağlanacak kaynak ne kadar olursa olsun, ilk etkisi ise Hazine’nin finansman programı üzerinde görülecektir. IMF anlaşması olmaması durumunda % 103 olarak hesaplanan 2010 yılı iç borç çevirme oranı, anlaşma olması durumunda % 96’ya gerileyecek ve 2011 yılı için ise % 84’e kadar düşecektir. Bunun dışında, anlaşmanın en önemli etkisi tüketici ve reel sektör güveni üzerinde gözlenecektir. Somut bir ekonomik program, 2010 ve 2011 için sırasıyla % 5.0 ve % 4.0 olan, piyasa beklentisinden yüksek büyüme tahminlerim üzerinde bile yukarı yönlü riskleri artıracaktır.
Bir IMF anlaşmasının getireceği güven artışı ve beklentilerdeki iyileşmenin senaryolar üzerinde önemli etkisi olacağı açıktır. Bu nedenle, temkinli bekleyiş devam etmektedir. Anlaşma yolunda ilerleme sağlandığı haberi bile, TL’de önceki yıl sonuna göre sepet bazında % 3’e varan değerlenme ve özellikle uzun vadeli tahvil ve swap faizlerinde belirgin düşüş getirmiştir. Bu tür etkiler, anlaşmaya ilişkin daha somut gelişmelerin (heyetin çağrılması gibi) gözlenip gözlenmemesine, mutabakat sağlanacak kaynağın beklentileri karşılayıp karşılamayacağına, sonrasında ise program uygulamalarının rayında gidip gitmeyeceğine bağlı bir seyir gösterecektir. Ekonomi üzerindeki etkilerin ise, daha dolaylı ve daha uzun vadede kendini göstermesi beklenmelidir. Küresel ekonomide toparlanmanın başlaması, risk iştahının güçlenmesi ve kredi koşullarında gözlenen gevşeme ile zaten ilk tepki vermesi beklenen alanlarda (portföy yatırımları, dış ticaret aktivitesi, dış borçlanma imkanları v.b) iyileşmeler izlenmektedir. Güçlü politikalar içeren bir program başlayan bu eğilimleri güçlendirirken, esas önemli katkıyı ise sabit sermaye yatırımlarının yeniden toparlanmaya başlaması ve reel sektörün dış borçlanma imkanlarının artması şeklinde yapabilecektir. Bu iki unsurun, yüksek büyüme için olmazsa olmaz unsurlar arasında yer alması, kredibilitesi yüksek ve güven veren bir programın ekonomi için önemini yansıtmaktadır. Böyle bir program uygulaması altında oluşacak algılama; daha güçlü ekonomik aktivite sayesinde çıktı açığının (mevcut üretimin potansiyel üretimden farkı) daha hızlı kapanması, olağanüstü koşullarda bile % 5’in bile altına inemeyen enflasyon nedeniyle daha yüksek enflasyon beklentisi, daha sıkı bütçe ve daha sıkı bir para politikası gibi unsurların bileşiminden oluşacaktır.
Bir IMF anlaşmasının getireceği güven artışı ve beklentilerdeki iyileşmenin senaryolar üzerinde önemli etkisi olacağı açıktır. Bu nedenle, temkinli bekleyiş devam etmektedir. Anlaşma yolunda ilerleme sağlandığı haberi bile, TL’de önceki yıl sonuna göre sepet bazında % 3’e varan değerlenme ve özellikle uzun vadeli tahvil ve swap faizlerinde belirgin düşüş getirmiştir. Bu tür etkiler, anlaşmaya ilişkin daha somut gelişmelerin (heyetin çağrılması gibi) gözlenip gözlenmemesine, mutabakat sağlanacak kaynağın beklentileri karşılayıp karşılamayacağına, sonrasında ise program uygulamalarının rayında gidip gitmeyeceğine bağlı bir seyir gösterecektir. Ekonomi üzerindeki etkilerin ise, daha dolaylı ve daha uzun vadede kendini göstermesi beklenmelidir. Küresel ekonomide toparlanmanın başlaması, risk iştahının güçlenmesi ve kredi koşullarında gözlenen gevşeme ile zaten ilk tepki vermesi beklenen alanlarda (portföy yatırımları, dış ticaret aktivitesi, dış borçlanma imkanları v.b) iyileşmeler izlenmektedir. Güçlü politikalar içeren bir program başlayan bu eğilimleri güçlendirirken, esas önemli katkıyı ise sabit sermaye yatırımlarının yeniden toparlanmaya başlaması ve reel sektörün dış borçlanma imkanlarının artması şeklinde yapabilecektir. Bu iki unsurun, yüksek büyüme için olmazsa olmaz unsurlar arasında yer alması, kredibilitesi yüksek ve güven veren bir programın ekonomi için önemini yansıtmaktadır. Böyle bir program uygulaması altında oluşacak algılama; daha güçlü ekonomik aktivite sayesinde çıktı açığının (mevcut üretimin potansiyel üretimden farkı) daha hızlı kapanması, olağanüstü koşullarda bile % 5’in bile altına inemeyen enflasyon nedeniyle daha yüksek enflasyon beklentisi, daha sıkı bütçe ve daha sıkı bir para politikası gibi unsurların bileşiminden oluşacaktır.
10 Kasım 2009 Salı
Toparlanmayı öldürmektense, para ve maliye politikasında hata yapın !...
Önümüzdeki dönemde, özellikle gelişmiş ülkelerin öncü göstergelerinde gözlenen ivmelenmenin ekonomik aktiviteye ilişkin gerçek verilere ne ölçüde yansıyacağı dikkatle izlenecektir. Zira, aşırı gevşek para ve maliye politikalarından çıkışın zamanlaması büyük ölçüde buradaki gelişmelere bağlı olacaktır. Çıkış stratejisinin uygulamasında, ülkelerin krizden etkilenme şiddetine bağlı olarak ayrışmalar başlamıştır. Politika faizini artrmaya başlayan ülkeler kervanına İsrail ve Avustralya’dan (ikinci artırım) sonra geçtiğimiz hafta Norveç de katılmıştır. Ancak, esas izlenecek Merkez Bankaları, global likidite açısından ağırlıkları nedeniyle ABD, Avrupa ve İngiltere’ninkiler olacaktır. Bu bağlamda, Fed’in 4 Kasım tarihli FOMC toplantısında, “faizlerin düşük seviyelerini uzunca bir süre koruması gerektiği” şeklindeki kritik ifadenin korunup korunmayacağı önemliydi. Aylardır tekrarlanan bu düşük faiz taahhüdünün bu kez bazı ekonomik koşullardaki gelişmelere bağlanarak lanse edildiğini görmekteyim. Bu koşullar ise, kaynak kullanım oranının düşük kalması, enflasyonun düşük seyretmesi ve enflasyon beklentilerinin istikrarlı seyri olarak belirtilmiştir. Hanehalkı tüketiminin artmaya başladığını vurgulamasıyla birlikte düşünüldüğünde, Fed’in ekonomiye ilişkin genel değerlendirmesinin önceki aya göre daha olumlu bir noktada olduğu gözlenmektedir. ECB ve BOE’nin son toplantısı sonrası gelen açıklamaların mevcut algılamayı değiştirecek bir nitelikte olmadığı da izlendi. Tek fark ise, BOE’nin nicel gevşeme programını 25 mlr sterlin kadar artırması oldu. Bilindiği gibi, İngiltere ekonomisi sürpriz bir şekilde ikinci çeyrekte de negatif çeyreksel GSYH değişimi kaydetmiş ve resesyondan çıkamadığını göstermişti. Merkez Bankalarının bu duruşu, global likidite bolluğunun devam etmesi, dolayısı ile risk iştahının desteklenmesi anlamına gelmektedir. Ancak bütün bu desteğe rağmen son dönemde risk iştahında gözlenen zayıflama daha ciddi boyutlara ulaşırsa, bu durum bir süre sonra ekonomideki toparlanma üzerindeki riskleri artıracağından, Merkez Bankaları için yine bu duruşu korumak dışında bir alternatif görünmemektedir.
Nitekim, hafta sonunda gerçekleşen G20 toplantısından da, yeni başlayan toparlanmayı öldürmektense, para ve maliye politikalarında hata yapmanın tercih edilmesi çağrısı yapıldı. IMF’ye göre ülkelerin krizden çıkarken göz önünde bulundurmaları gereken 7 ilke ise şöyle belirlendi;
1) Çıkışın zamanlaması ekonominin ve finansal sistemin durumuna bağlı olmalı ve talebe daha büyük destek ve finansal onarımdan yana hata yapmak tercih edilmeli.
2) Bazı istisnalar dışında, ekonomi politikasının en önemli önceliği mali konsolidasyon olmalı. Para politikası, normalleşme gerektiğinde daha kolay ayarlanabilir.
3) Mali çıkış stratejileri, kamu borcunun belli bir zaman dilimi içinde, ihtiyatlı düzeylere düşürülmesi hedefiyle birlikte saydam, etraflı ve açıkça tebliğ edilmeye hazır olmalıdır.
4) Kriz bağlantılı önlemlerin geçici olmasını sağlayan hareketlerle birlikte başlayan, daha güçlü bir faiz dışı denge, mali ayarlamalar için anahtar sürükleyici güç olmalıdır.
5) Niceliksel gevşeme (tahvil alımları) önlemlerinin para politikasında sıkılaşmadan önce geri çekilmesi şart değildir.
6) Finansal politika desteğinin ne zaman ve nasıl ortadan kaldırılacağına ekonomik koşullar, finansal piyasaların istikrarı ve piyasa bazlı mekanizmalar karar vermelidir.
7) Çıkış politikalarının uyumlu hale getirilmesi tüm ülkelerin hâsılalarında iyileşmelere yol açacaktır. Eşgüdüm ‘senkronize’ olmak zorunda değildir ancak ekonomi politikaları arasında eşgüdüm eksikliği karşı yayılma etkileri ortaya çıkarabilir.
Son iki yazımı topluca özetlersem, küresel resesyonun derinliği nedeniyle toparlanmanın zayıf kalmasını normal bulurken, veri açıklamalarının ekonomide bir çift dip yaşanması (W) senaryosu için yeterli olumsuzluk içermediğini düşünüyorum. Ekonomilerde yılın ilk çeyreğinden sonra başlayan toparlanmanın kesintiye uğramadığını düşünürken, U tipi toparlanmaya daha fazla ihtimal vermeye devam ediyorum. Fed’in ve diğer önde gelen merkez bankalarının ekonomiye ilişkin genel değerlendirmesinin önceki aylara göre daha olumlu bir noktada bulunması ve çıkış stratejilerini çok yavaş da olsa hayata geçirmeleri, ilerlemenin beklenen ve istenen doğrultuda olduğunu düşündürmektedir. G20 ve IMF’nin çağrıları da bu gidişin korunması yönündedir.
Nitekim, hafta sonunda gerçekleşen G20 toplantısından da, yeni başlayan toparlanmayı öldürmektense, para ve maliye politikalarında hata yapmanın tercih edilmesi çağrısı yapıldı. IMF’ye göre ülkelerin krizden çıkarken göz önünde bulundurmaları gereken 7 ilke ise şöyle belirlendi;
1) Çıkışın zamanlaması ekonominin ve finansal sistemin durumuna bağlı olmalı ve talebe daha büyük destek ve finansal onarımdan yana hata yapmak tercih edilmeli.
2) Bazı istisnalar dışında, ekonomi politikasının en önemli önceliği mali konsolidasyon olmalı. Para politikası, normalleşme gerektiğinde daha kolay ayarlanabilir.
3) Mali çıkış stratejileri, kamu borcunun belli bir zaman dilimi içinde, ihtiyatlı düzeylere düşürülmesi hedefiyle birlikte saydam, etraflı ve açıkça tebliğ edilmeye hazır olmalıdır.
4) Kriz bağlantılı önlemlerin geçici olmasını sağlayan hareketlerle birlikte başlayan, daha güçlü bir faiz dışı denge, mali ayarlamalar için anahtar sürükleyici güç olmalıdır.
5) Niceliksel gevşeme (tahvil alımları) önlemlerinin para politikasında sıkılaşmadan önce geri çekilmesi şart değildir.
6) Finansal politika desteğinin ne zaman ve nasıl ortadan kaldırılacağına ekonomik koşullar, finansal piyasaların istikrarı ve piyasa bazlı mekanizmalar karar vermelidir.
7) Çıkış politikalarının uyumlu hale getirilmesi tüm ülkelerin hâsılalarında iyileşmelere yol açacaktır. Eşgüdüm ‘senkronize’ olmak zorunda değildir ancak ekonomi politikaları arasında eşgüdüm eksikliği karşı yayılma etkileri ortaya çıkarabilir.
Son iki yazımı topluca özetlersem, küresel resesyonun derinliği nedeniyle toparlanmanın zayıf kalmasını normal bulurken, veri açıklamalarının ekonomide bir çift dip yaşanması (W) senaryosu için yeterli olumsuzluk içermediğini düşünüyorum. Ekonomilerde yılın ilk çeyreğinden sonra başlayan toparlanmanın kesintiye uğramadığını düşünürken, U tipi toparlanmaya daha fazla ihtimal vermeye devam ediyorum. Fed’in ve diğer önde gelen merkez bankalarının ekonomiye ilişkin genel değerlendirmesinin önceki aylara göre daha olumlu bir noktada bulunması ve çıkış stratejilerini çok yavaş da olsa hayata geçirmeleri, ilerlemenin beklenen ve istenen doğrultuda olduğunu düşündürmektedir. G20 ve IMF’nin çağrıları da bu gidişin korunması yönündedir.
13 Ekim 2009 Salı
Türkiye-IMF ilişkisi: Ben lafımı ortaya koydum, beğenen alır...
IMF ile anlaşma yapılacağını bu yıl altıncı kez satın alan piyasalar, şimdi 2010 yılı bütçesinin TBMM’ye sunulacağı 17 Ekim’e kadar heyecanlı ve ümitli bir bekleyişe girecekler. Zira, son haberler Orta Vadeli Program (OVP) ve Mali Plan'ı IMF'ye sunan ekonomi yönetiminin, IMF teknik heyetinin programla ilgili görüşlerini bu tarihe kadar beklediği yönünde. Aynı habere göre, IMF teknik heyeti, Türkiye'nin önüne yeni talepler koyarsa, IMF'siz program uygulamaya konulacak. Eğer IMF, programı onaylar ve bazı ufak değişiklikler talep ederse, programa ince ayar yapılarak IMF'li program hayata geçirilecekmiş. Dolayısı ile, bu konuda belirsizliğin sürdüğü, alınabilecek sonuç konusunda iyimserlik korunsa da temkinli olunması gerektiği anlaşılıyor. Ben de önceki yazımda, bunu vurgulamış, IMF ile mutabakatın hangi büyüklükler üzerinden sağlanacağının çok önemli olacağını belirtmiştim. Eğer mutabakat, OVP üzerinden sağlanacak ise, özellikle buradaki mali hedefler stand-by için de geçerli olacak ve borçlanma baskısını azaltmada gerekli olacak mali düzeltme için kademeli ve yavaş bir patika çizildiğinden, IMF’den gelecek kaynağın boyutu (yüksek olması) daha önem kazanacaktı. Yok eğer stand-by OVP hedefleri revize edilerek yapılacaksa, zaten daha fazla mali tedbir alınacağından borçlanmayı azaltmak için gerekli kaynak daha sınırlı olacaktı.
Eğer önceki yazılarımda mali disiplin anlamında gevşek bulduğumu belirttiğim OVP’ye yakın bir çerçeve IMF tarafından kabul edilirse, IMF’nin kriz sırasındaki yeniden yapılanmasının, esnek politika yaklaşımı, detaylara daha az önem veren makro bakış, daha odaklanmış koşulsallık ve ülkelerin global olarak göreceli durumunu öne çıkarma gibi kavramlar üzerinden ne denli büyük dönüşüm geçirdiği ortaya çıkacaktır. Ne demek istediğimi, açmaya çalışayım. OVP’deki mali çerçeveyi, uzun vadede ekonomiye güveni tesis etmek için yeterli bulmasak da, buradaki temel eğilimlerin Dünya’da beklenen gelişmelerden çok da kopuk olmadığı izlenmektedir. IMF’nin son çalışması kriz sırasında IMF ile program yapan ülkelerin ortalama olarak bütçe açıklarının 2009 yılında % 5 civarına, kamu borcunun ise GSYH’ya oranla % 40 civarına çıktıktan sonra, 2010’da da bütçe açıklarının yine yüksek seviyede seyretmeye devam ettiğini, borçluluk oranlarının ise yavaş da olsa artmaya devam ettiğini yansıtmaktadır. Sonraki yıllarda ise bütçede kademeli bir düzelme eğilimi oluşmakta, borçluluk oranlarının aşağı çekilmesinde ise o kadar acele edilmemektedir. OVP’de, IMF ile program yapan ülkelerin ortalamasına göre biraz daha gevşek bir mali çerçeve öngörülmekte, ancak temel eğilim olarak benzer yaklaşımlar olduğu izlenmektedir. 2009 yılında merkezi yönetim bütçe açığının GSYH’ya oranı, IMF ile program yapan ülkelerin ortalamasından daha yüksek olan % 6.6’ya çıktıktan sonra, 2010 yılında % 4.9’a sadece sınırlı miktarda gerilemektedir. Sonraki yıllarda ise sırasıyla % 4.0 ve % 3.2 ile daha kayda değer düşüşler göstermektedir. Bu doğrultuda borç stokunun GSYH’ya oranı 2009’da % 47.3’e, sonraki sene ise % 49.0’a çıkmakta, izleyen yıllarda ise çok sınırlı düşüş göstermektedir. Eğer IMF gerçekten de OVP’yi bu şekliyle kabul edilebilir buluyorsa, son G20 toplantısı sonuçları ile uyumlu olarak mali gevşemeye daha ılımlı yaklaşması da bu sonuçta etkili olmuştur denebilir.
Eğer önceki yazılarımda mali disiplin anlamında gevşek bulduğumu belirttiğim OVP’ye yakın bir çerçeve IMF tarafından kabul edilirse, IMF’nin kriz sırasındaki yeniden yapılanmasının, esnek politika yaklaşımı, detaylara daha az önem veren makro bakış, daha odaklanmış koşulsallık ve ülkelerin global olarak göreceli durumunu öne çıkarma gibi kavramlar üzerinden ne denli büyük dönüşüm geçirdiği ortaya çıkacaktır. Ne demek istediğimi, açmaya çalışayım. OVP’deki mali çerçeveyi, uzun vadede ekonomiye güveni tesis etmek için yeterli bulmasak da, buradaki temel eğilimlerin Dünya’da beklenen gelişmelerden çok da kopuk olmadığı izlenmektedir. IMF’nin son çalışması kriz sırasında IMF ile program yapan ülkelerin ortalama olarak bütçe açıklarının 2009 yılında % 5 civarına, kamu borcunun ise GSYH’ya oranla % 40 civarına çıktıktan sonra, 2010’da da bütçe açıklarının yine yüksek seviyede seyretmeye devam ettiğini, borçluluk oranlarının ise yavaş da olsa artmaya devam ettiğini yansıtmaktadır. Sonraki yıllarda ise bütçede kademeli bir düzelme eğilimi oluşmakta, borçluluk oranlarının aşağı çekilmesinde ise o kadar acele edilmemektedir. OVP’de, IMF ile program yapan ülkelerin ortalamasına göre biraz daha gevşek bir mali çerçeve öngörülmekte, ancak temel eğilim olarak benzer yaklaşımlar olduğu izlenmektedir. 2009 yılında merkezi yönetim bütçe açığının GSYH’ya oranı, IMF ile program yapan ülkelerin ortalamasından daha yüksek olan % 6.6’ya çıktıktan sonra, 2010 yılında % 4.9’a sadece sınırlı miktarda gerilemektedir. Sonraki yıllarda ise sırasıyla % 4.0 ve % 3.2 ile daha kayda değer düşüşler göstermektedir. Bu doğrultuda borç stokunun GSYH’ya oranı 2009’da % 47.3’e, sonraki sene ise % 49.0’a çıkmakta, izleyen yıllarda ise çok sınırlı düşüş göstermektedir. Eğer IMF gerçekten de OVP’yi bu şekliyle kabul edilebilir buluyorsa, son G20 toplantısı sonuçları ile uyumlu olarak mali gevşemeye daha ılımlı yaklaşması da bu sonuçta etkili olmuştur denebilir.
9 Ekim 2009 Cuma
IMF’den gelecek para nereye gidecek?...
Tam IMF anlaşmasına yönelik ümitler tükenmek üzereyken, bu konudaki en yetkili kişi olan Başbakan Sn. Erdoğan’ın açıklamaları bir anda havayı değiştiriverdi. Bu değişimde anlaşmayı geciktiren unsurlardan birinde (vergi idaresi özerkliği) daha uzlaşma sağlandığının ve IMF-Dünya Bankası toplantıları biter bitmez bu görüşmeleri bir sonuca bağlamayı istediklerinin belirtilmesi etkili oldu. Bunun öncesinde, anlaşma geciktikçe yasal süresi 2011 yaz ayları olan genel seçim tarihi üzerinde spekülasyonların artmaya başladığını izlemiştik. Kimilerine göre, hükümet mali alanda manevra alanını daraltmamak için bir stand-by anlaşmasını kabul etmeyecek ve genel seçimleri erkene (2010 yılı bahar ayları) alacaktı. Kimileri ise, stand-by süresini kısa tutarak seçimlere normal zamanında ekonomik olarak daha güçlü bir şekilde girilmesinin planlandığını iddia etti. Elbette, bir IMF misyonu Türkiye’ye çağrılmadan görüşmelerin sonuçlandırılması anlamında ihtiyatlı olunmalıdır ama, son açıklamaların önümüzdeki günlerde anlaşma ihtimalini artırdığı söylenebilir.
Önümüzdeki dönemde baz olabilecek senaryoların ne şekilde çizileceğinin ise, olası anlaşmanın iki önemli niteliğine bağlı olacağını düşünüyorum. Birincisi; IMF ile mutabakatın hangi büyüklükler üzerinden sağlanacağıdır.
İkincisi ise; programın vadesi ve sağlayacağı kredinin boyutunun ne olacağıdır.
Eğer mutabakat, hükümetin Orta Vadeli Programı (OVP) üzerinden sağlanmış ise, özellikle buradaki mali hedefler stand-by için de geçerli olacak ve borçlanma baskısını azaltmada gerekli olacak mali düzeltme için kademeli ve yavaş bir patika çizildiğinden, IMF’den gelecek kaynağın boyutu daha önem kazanacaktır. Yok eğer stand-by OVP hedefleri revize edilerek yapılacaksa, zaten daha fazla mali tedbir alınacağından borçlanmayı azaltmak için gerekli kaynak daha sınırlı olacaktır. Şu anda program hedefleri ve kredi desteğinin boyutu netleşmeden borç çevirme oranları için ortaya net senaryolar dökmek istemiyorum. Sadece, Ocak-Ekim döneminde % 104’e ulaşan bu oranın IMF’den makul boyutta bir kredi desteği sağlanması veya sağlanmaması durumunda 2010 yılında ne noktalarda olacağını göstermek yeterli olacaktır diye düşünüyorum.
Kredi olmadığı durumda, gelecek yıl özelleştirmeden aktarılacak fon 10.4 mlr TL gibi iddialı bir seviyede varsayılmasına rağmen OVP varsayımlarıyla borç çevirme oranı % 100 seviyesinde oluşmaktadır. Diğer alternatifte ise, IMF’de artırılan kotamızın 10 katı bir kredi desteğini 3 yıllık bir dönem için sağladığımız ancak bunun bir kısmını önceki anlaşmalardan olan borcumuzu ödemede (5 mlr dolar) kullandığımızı varsaydım. Yaklaşık 20 mlr dolarlık kredi imkanı bu durumda net 15 mlr dolara düşerken, kullanımın 2009-2011 dönemine sırası ile 6 mlr dolar, 6 mlr dolar ve 3 mlr dolar olarak dağılacağını kabul ettim. Basında yer aldığı gibi 45 mlr dolarlık bir kredi varsayımının, ortada bir ödemeler dengesi krizi veya rezerv desteği ihtiyacı olmadığı, gelecek kaynağın tamamen Hazine’ye yönlendirilerek borçlanma ihtiyacını azaltmada kullanılacağı ve çok agresif içerikli bir program beklememem gibi nedenlerle, bana gerçekçi gelmediğini belirtmeliyim. Bu durumda, borç çevirme oranı 2010’da % 93’e, 2011’de ise % 87’ye gerilemekte, ancak son beş yıl ortalaması olan % 80’in üzerinde kalmaktadır.
Önümüzdeki dönemde baz olabilecek senaryoların ne şekilde çizileceğinin ise, olası anlaşmanın iki önemli niteliğine bağlı olacağını düşünüyorum. Birincisi; IMF ile mutabakatın hangi büyüklükler üzerinden sağlanacağıdır.
İkincisi ise; programın vadesi ve sağlayacağı kredinin boyutunun ne olacağıdır.
Eğer mutabakat, hükümetin Orta Vadeli Programı (OVP) üzerinden sağlanmış ise, özellikle buradaki mali hedefler stand-by için de geçerli olacak ve borçlanma baskısını azaltmada gerekli olacak mali düzeltme için kademeli ve yavaş bir patika çizildiğinden, IMF’den gelecek kaynağın boyutu daha önem kazanacaktır. Yok eğer stand-by OVP hedefleri revize edilerek yapılacaksa, zaten daha fazla mali tedbir alınacağından borçlanmayı azaltmak için gerekli kaynak daha sınırlı olacaktır. Şu anda program hedefleri ve kredi desteğinin boyutu netleşmeden borç çevirme oranları için ortaya net senaryolar dökmek istemiyorum. Sadece, Ocak-Ekim döneminde % 104’e ulaşan bu oranın IMF’den makul boyutta bir kredi desteği sağlanması veya sağlanmaması durumunda 2010 yılında ne noktalarda olacağını göstermek yeterli olacaktır diye düşünüyorum.
Kredi olmadığı durumda, gelecek yıl özelleştirmeden aktarılacak fon 10.4 mlr TL gibi iddialı bir seviyede varsayılmasına rağmen OVP varsayımlarıyla borç çevirme oranı % 100 seviyesinde oluşmaktadır. Diğer alternatifte ise, IMF’de artırılan kotamızın 10 katı bir kredi desteğini 3 yıllık bir dönem için sağladığımız ancak bunun bir kısmını önceki anlaşmalardan olan borcumuzu ödemede (5 mlr dolar) kullandığımızı varsaydım. Yaklaşık 20 mlr dolarlık kredi imkanı bu durumda net 15 mlr dolara düşerken, kullanımın 2009-2011 dönemine sırası ile 6 mlr dolar, 6 mlr dolar ve 3 mlr dolar olarak dağılacağını kabul ettim. Basında yer aldığı gibi 45 mlr dolarlık bir kredi varsayımının, ortada bir ödemeler dengesi krizi veya rezerv desteği ihtiyacı olmadığı, gelecek kaynağın tamamen Hazine’ye yönlendirilerek borçlanma ihtiyacını azaltmada kullanılacağı ve çok agresif içerikli bir program beklememem gibi nedenlerle, bana gerçekçi gelmediğini belirtmeliyim. Bu durumda, borç çevirme oranı 2010’da % 93’e, 2011’de ise % 87’ye gerilemekte, ancak son beş yıl ortalaması olan % 80’in üzerinde kalmaktadır.
11 Haziran 2009 Perşembe
IMF önce harca dedi, şimdi toparla diyor...
IMF, 9 Haziran tarihinde "Fiscal Implications of the Global Economic and Financial Crisis" başlıklı çalışmayı yayınladı. Global kriz sırasında G20 ülkelerine GSYH'nın % 2'si kadar mali gevşeme tavsiyesi veren IMF, şimdi ise bu gevşemenin ileriki dönemde niye geri alınması gerektiği ve geri alınmazsa nelere yol açabileceğini anlatıyor. Raporda, Türkiye ile ilgili tahminler de (bütçe açığı ve borç stoku) yer alıyor.
10 Haziran 2009 Çarşamba
IMF'den Cotarelli'nin Sunumu
Ekonomik Araştırmalar Forumu tarafından düzenlenen "Maliye Politikası ve Küresel Kriz" başlıklı seminerde IMF Mali İşler Direktörü Carlo Cotarelli'nin yaptığı sunum Türkiye özeline hiç değinilmese de çok aydınlatıcıydı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)